|
KAPTAN YORGİ’NİN EŞEĞİ
Hüseyin
MÜMTAZ
Bir
süre önce bu köşede yayınlanan “Fetret
Devri” başlıklı yazımızın giriş kısmı şöyleydi:
“Havada
sis var, duman var, bulut var.
Türkiye
at izinin ot izine karıştığı bir alacakaranlık
kuşağında yaşıyor, göz gözü görmüyor.
Eski
çamlar bardak, kurtlar çakal olmuş.
Daha
doğrusu böyle havayı sevdiği rivayet edilen, o
destan devirlerin destan kahramanı kurtlar dağların
doruklarına çekilmiş, düzler çakallara kalmış.
Ortalıkta
sırtlanlar, leş kargaları, akbabalar kol geziyor.
İmparatorluğun
kuruluşundan 100 sene sonra 1402’de siyasi
iktidarın sahipsiz kaldığı, elden ele ortalıkta
dolaştığı başıboş bir fetret devri yaşamıştık.
Cumhuriyet’in kuruluşundan aşağı yukarı 80
sene sonra da şaşılacak derecede aynı, belki
daha beter bir belirsizlik içindeyiz.
Bu
ne figândır, ne ayıptır!”
Dün
de duyduk ki, Giresun’da Kültür Merkezi’nin
giriş katındaki “Osman Ağa ve Kurtuluş Savaşı”
Müzesi yok olmuş!
Anıt
mezar kitabelerinden sonra İstiklâl Savaşı müzelerine
de dadanılan devirler yaşıyoruz.
Bu
zamanlar, tekin zamanlar değildir.
İmparatorluğun
bölünmesine, çökmesine giden yol,
Islahat-Tanzimat düzeninde batılıların dayatmasıyla
azınlıklara aşırı hakların verilmesi ile başlamıştı.
Birinci
Dünya Savaşı’na kadar batının müstemleke
devleriyle savaşımız yoktur. Onların kışkırttığı,
palazlandırdığı milliyet, din ve mezheplerin
ayaklanmaları imparatorluğun sonunu hazırlamıştır.
Her
devir, kendi idarecilerini de yetiştirir. Başta,
her devirde “düzene” uygun idareciler bulunur.
Islahat-Tanzimat
düzeninin dayattığı yeni sosyal-politik ortam
1881-1906 döneminde Giresun’a Belediye Başkanı
olarak “Kaptan” Yorgi Konstantinidis’i lâyık
görmüştür.
Şehrin
1902 yılı nüfusu Salnâme’ye göre “4545’i
Türk, 4148’i Rum ve 1205’i Ermeni olmak üzere
toplam 9988 kişidir”. (Giresun tarihi Yazıları.
Ayhan Yüksel. Sayfa 44)
Kabaca bir hesapla Kaptan Yorgi, Rum ve
Ermeni azınlığın “sandık” işbirliği
sonucu seçilmiştir.
Kaptan Yorgi makam arabası olarak eşeğe
binerdi. Hergün evden belediyeye eşekle giderdi.
Giresun’un halihazır Vilâyet Binası’nın
yanı başında; sahilden mermer döner
merdivenlerle çıkılan, teraslar halinde düzenlenmiş
“Millet bahçesi” bulunmaktaydı. Halen sadece
üst kısmı çay bahçesi olarak kullanılmaktadır,
alt kısımları haraptır.
Hemen sahildeki Rum Jimnazyumu Kütüphane
binası ile bir bütün teşkil etmekteydi. (Eski
Mehmet Efendi Lokantası)
Zaten mahalle azınlık mahallesi idi.
Bilhassa hafta sonları Cumartesi-Pazar geceleri,
Millet Bahçesi’nde Rum aileler toplanır, cazband
eşliğinde geç saatlere kadar süren eğlenceler düzenlerlerdi.
Bahçeyi Kaptan Yorgi yaptırmıştı.
Giresun’un şimdiki Vilâyet Binası’ndan
sabah-öğlen ve akşam giren çıkan ve “görmesini
bilen” idareci, müdür, şef ve memurlar, Millet
Bahçesi’nin büyük taş kapısının kapısının
yanından geçmek mecburiyetindedirler.
Kapının bir köşesinde pirinç levha üzerinde
bahçeyi filan tarihteki Belediye Başkanı Kaptan
Yorgi’nin yaptırdığı yazılıdır.
Giresun’da başka hiçbir belediye başkanının
yaptırdığı herhangi bir şeyin üzerinde ismi
belirtilmemiştir ama Yorgi Efendi’nin vardır.
Osman Ağa’nın mezar kitabeleri sökülmekte,
tahrif edilmektedir ama Yorgi Efendi’ninki yıllara
meydan okurcasına yerindedir.
Millet
Bahçesine Yorgi’nin eşekli heykelini neden
dikmiyorsunuz ey ahali!
Ters de oturtursanız, daha bir “bizden”
olur, sempatik gelmez mi? AB’ye de daha
“uyumlu” olmaz mıyız?
Biz AB’ye uymak için elli çeşit yalakalık
yapıp kırk takla atarken acaba AB bize
“uymak”, gönlümüzü almak istiyor mu?
Karşılıklılık esasına göre o da Türkleri
yenen, kovalayan, imha eden anıtları, kitabeleri
İbareleri
siliyor, kazıyor mu?
Yunanistan’da şehirlerin Türk belediye başkanları
için pirinç levhalar çakılıyor mu?
İnternet âleminde bir haftadır Giresun
konuşuluyor. Amerika’dan Avustralya’ya çeşitli
haberleşme grupları rezaleti kınıyor. Konu
sadece Giresun’un değil, Türkiye’nin de sınırlarını
aştı.
Türkistan Newsletter’da 20 Ekim 2002 Pazar
günü şöyle kısa bir mesaj yayınlandı:
“Bu durumda karşılıklılık esasına göre,
Avrupalılar'ın Luther'in vaazlarını
değiştirmeleri, bazı anıtlarını (örneğin
Viyana’daki) yıkmaları ve Osmanlı
ile savaşları betimleyen resimleri ortadan kaldırmaları
gerekmez mi?
Özlem Eraydın Virtanen”
Dönelim tekrar “düzeltilen”, AB’ye
“uyumlu” hâle getirilen Osman Ağa kitabesine.
AB için “uydurulan” kitabede; orijinal
metinde olan “Pontusluların imhası” lâfı külliyen
kaldırılmış; “Yunanlıların Akdeniz’e atılmaları”
lâfı da, “işgal kuvvetlerinin yurdumuzdan atılması”
haline getirilmiş.
Yâni biz Kurtuluş savaşında mevhum bir düşmanla,
meselâ Japonlarla savaşmıştık.
Yunanlılar bıkıp usanmadan her sene
kafilerle Karadeniz’in köşe bucağına gelip,
mahalle aralarına girip, ellerinden tuttukları
torunlarına “Bak evlâdım bu ev dedenin
eviydi” diye öğretirken; biz çocuklarımıza
“Pontusluları imha etmiştik” veya “Yunanlıları
denize dökmüştük” diye okutacak bir şey
bulamayacağız.
Çünkü
yok. Çünkü elimizle kazıyoruz.
Birileri
kaldırıp atıyor kitabeleri. Millî Şuuru yok
ediyor. Milletin hafızasının ırzına geçiyor.
Kim
bu Yunan hayranları?
Eski
yazı ile olan kitabe, Atatürk zamanında yazılmıştır.
O günün şartlarını, havasını, heyecanını
aksettirmektedir.
80
sene sonra kazır, AB’ye uydurursanız; bir seksen
sene sonra da Rum çeteciler Anastas veya Dimo’nun
heykelini dikmez misiniz?
Peki
sıra kitaplardaki isimleri ve kavramları kaldırmaya
ne zaman gelecek?
Kitabede
yer alan “Yunanlıların Akdeniz’e atılması”
keyfiyeti, Atatürk’ün emri değil midir
efendiler? Ordulara Akdeniz’i hedef gösteren o değil
miydi?
Şimdi
önümüzde iki âcil görev var;
1.
a) Kitabenin Kopenhag
kriterlerine uydurulmasına neden olduğu ileri sürülen
MGSB açıklanmalıdır. Açıklanamaz çünkü böyle
bir belge yoktur. Milli Güvenlik Siyaseti, Osman Ağa’nın
mezar kitabesinden şu satırı sileceksin;
Edirne’dekinden şunu, Malatya’dakinden bunu
demez.
b)
En iyi ihtimalle çerçevesi çizilen genel bir
uygulama talimatı vardır. İşte bu noktada da
mahalli uygulayıcıların işgüzarlıkları
devreye girmektedir.
c)
Osman Ağa kitabesinden kim kalemi eline alıp bazı
kelimeleri silip, yerine şunu yazacaksınız demiştir?
Tarih şuuru, tahsili, görgüsü, ifade kabiliyeti,
Türkçe bilgisi yeterli midir milletin hafızası
ile oynamaya? Bu yetkiyi kimden almıştır? Dünya
görüşü nedir bu kişinin?
d)
Ortada bir “İçişleri bakanlığından gelen
belge” lâfı dolaşıyor ama bir türlü
açıklanmıyor. Bu takdirde bize düşen
“hangi İçişleri Bakanı zamanında” bu
belgenin geldiğini araştırmak olmalıdır. Çünkü
izin ucu Rüştü Kâzım Yücelen’e dayanırsa işler
biraz daha incelmektedir. Yücelen Polis karakollarından
şehit isimlerini kaldıran, Avrupa’da “Ölen
PKK’lı ile şehit olan güvenlik görevlisinin
kanı aynı değerdedir” mealinde lâf eden bir şahıstır.
O zaman “kollektif” bir düzen söz konusu
olacaktır.
2.
Yok olan ve uydurulan kitabeler aynen yerine
konulmalıdır.
Konulmazsa veya eski kitabe de
“uydurularak” yazılırsa ne olur?
Bütün bir Pazar günümü Yunanlıların
internetteki Pontus (neredeyse 40 adet) sitelerini
tarayarak geçirdim. İsim vererek reklam yapmayacağım,
meraklısı nasılsa nasıl bulunacağını bilir,
çoğunda “şak” diye bir fotoğraf çıkıyor;
“Osman Ağa’nın mezar kitabesi”
Şimdi siz işgüzarlığa devam eder ve
yenisini de yerine koyarken AB’ye “uyumlu” şekilde
yazarsanız; adam eskisinin yanına hemen “yeni
uydurulanın” fotoğrafını ekleyecek, sonra da
“Bakın Türkler nasıl yalakalık yapıyor
AB’ye girme uğruna” diye alay edecek.
Değer mi?
Bu ayıba, zillete katlanabilecek misiniz?
Bakın Atatürk ne diyor:
“Milletlerin kalbinde, hissi intikam olmalı.
Bu alelâde bir intikam değil, hayatına, ikbaline,
refahına düşman olanların mazarratlarını
izaleye matuf bir intikamdır.” (1923)
“Kanaatimize, mefkûremize, istikbalimize
yan bakan her ferdi düşman telakki ettiğimiz gün,
milli benliğimize uzanacak her eli şiddetle kırdığımız,
milletin önüne dikilecek her haili derhal devirdiğimiz
gün halâsı hakikiye vâsıl olacağız.” (1923)
“Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz. Türk
milliyetçisiyiz. Cumhuriyetin dayanağı, Türk
topluluğudur. Bu topluluğun fertleri, ne kadar Türk
kültürü ile dolu olursa, o topluluğa dayanan
cumhuriyet te o kadar kuvvetli olur”. (İlk Öğretim
Mecmuası. Cilt 4; Sayı 6)
“Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize,
görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en
evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin
istikbaline, kendi benliğine, milli ananelerine düşman
olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.”
(1922)
Atatürk uluslararası diyalog ve hoşgörüden, hümanist
yaklaşımdan bahsetmiyor, uluslar arası onursuz
bir yalakalıktan söz etmiyor; milli intikamdan,
milli benliğe uzanacak her eli şiddetle kırmaktan,
Cumhuriyetin dayanağının Türk topluluğu olduğundan,
gençlere ve çocuklara milli ananelere düşman
olan bütün unsurlarla mücadeleden söz ediyor.
Tatlısu Atatürkçüleri, gardrop Atatürkçüleri
hangi deliktesiniz?
Gerçek
Atatürkçüler neredesiniz? Neden sesiniz çıkmıyor?
Atatürk’ün
idarecileri, görevleri icabı zaten yapmak
mecburiyetinde oldukları şeyleri yaptıkları için
teşekkür beklemezler.
Yapamadıklarının,
yahut yanlış yaptıklarının hesabını verirler.
www.giresungazete.net
21.10.2002
|